Evet, gittikçe derinleşen bir yara ve kendini en yücelerde görme hastalığı maalesef toplumu bir karabasan gibi sardı.

Kendini nefsin mertebelerini geçmiş, pir ú pak duygusu benliklerimizi için için sarmaya devam ediyor.

Hatasız ve kusursuz bir insan olduğumuz algısı tedavisi olmayan kronik bir hastalık gibi toplumu sardı.

Ne büyüklerin sözlerinden ibret alır olduk ne de kitaplarla dost olabiliyoruz.

Hayat kitabımız olan Kur’ an (haşa) fantastik bir öykü gibi sadece süslü kitaplıklarımızı süslüyor. 

Kişilikte kendimiz olmakta zorlanıyoruz. 

İğreti ve banal bir kişiliği piyasaya arz etmekten ayrı bir duygusal haz alıyoruz.

Bu hâli hayatın her döneminde, her öğretisinde yaşamak mümkün. 

Çocukluktan itibaren gelen bilinçaltı yönlendirmeler gerekli bilgi donanımına erişememek, yüksek seviyede sosyalleşememek (amiyane tabirle çok güzel ve bilgi yüklü insanlarla sohbetler edememek, oturup – kalkmamak) gibi entelektüel birikimlere neden olan güzelliklerden uzak bir hayat içerisinde olmak insanı mana açısından geri bıraktığı gibi kişiyi, kıskanç, haset, kibirli, sahte davranışlarla iç içe bir hayatla baş başa bırakıyor.. 

Sahte tevazu örnekleri, baştan sona riyakârlık sunumları, karşısındakini küçük düşürerek ondan istifade ile kendine üst ve kariyerli bir rol kesme hastalığı, psikolojik bir saplantı halinde ruhumuzu kemiriyor. Oysa bu sevimsiz ve dengesiz tavır insanı daima huzursuz eden psikolojik bir gerilime ittiği herkesçe malum…

İnanmadığına inanır görünür ikiyüzlülüğüne sürüklenmek ne derin bir şahsiyet travması.

Tahsili varsa onu öne sürerek konum hırsızlığına, sahte popülerliğe şayet yoksa tahsilin anlamsızlığına ve ancak olayların kişilikle kazana bilineceğine vurgular yaparak seviye tespitini belirlemeye çalışmak.

Ne kaygı verici bir ironi.

Lüzumsuz ve anlamsız tenkit ve kritik etme her zaman en birincil yapı taşı olarak başucunda bekleyen kaypak bir yaklaşım oysa. Bu halde sürüklenen bir şahsiyet içre olmak; ekonomik hırs, sessiz ve derinde bekleyen açgözlü bir ejderha hüviyetini hiç kaybetmez. 

Oysa bu keskin ve eksi travma kendini gündem yapmanın sinsi hesaplarındadır. Konuşmaların devamlı derin anlamlar içerdiği saadetinde olup, samimi ve düşündürücü ikazlardan ziyade varlığını gizliden gizliye piyasa yapma acizliğinden başka bir şey değildir.

Hep kaçak güreşen ve hep ustaca oyunbozandır. Menfi tarafının yönlendirdiği kanala çekmeyi başarsa bile! Asla bu hâlinden hoşnut ve mutlu olmaz. Mutsuzluğunun da faturasını yine şeytani bir kurnazlıkla! Bir başkasına fatura etmeyi görev bilir.

Aslında toplumu iyileştirici ve ıslah edici bir misyon içerisinde hareketler sergilediğinin yalancısı olduğunu kendisi gayet iyi bilmektedir.

Bozucu bir ruhun getirdiği karamsar yapı ile bozucu, tahkir edici, kınayıcı ve düşürümcüdür.

Konuyu entelektüel bir ayraca çekme illüzyonu yapma becerisi hep yüksektir. Deşeleyip dilediğinizde çok net bir şekilde karşılaşacağımız durum; tamamen sahte bir yüz, sahte bir lisan, değişik renklerde maske ve sahte bir kişilikle karşı karşıya olduğunuz hemen fark edilecektir.

Hep kuvvetli insanların yanında görünür olması ayrı bir kompleksin tezahüründen başka bir şey değildir.

İsim yapmış, şöhret sahibi insanların yanında boy gösterisinin kendisine artı değerler eklediğini zannederek, menfi kişiliğinin daha bir alt seviyeye düştüğünün farkında bile değildir.

 Ve daha nice haller var ki yazmaya utanılası. Toplumumuzda o kadar çoğaldılar ki, artık karıştırır olduk. 

Rabbim bizleri bu mezmum, sevimsiz ahlaki hâllerden beri eylesin.

Güzel ahlâk sahibi, kullarına daima faydalı, mütevazi Salihlerden olmayı ve hayatını bu güzel çizgiye oturtarak ömür sürmeyi nasip etsin.

Âmin, Ya muin.

En kalbi saygılarımla…

İbrahim Yavuz ZARİFOĞLU

1 Rebiü’l ahir.1443

İbrahim Yavuz ZARİFOĞLU
Baba tarafından, orta Asya dan Maraş a göç eden Kafkas bir ailenin uzantısı olup Zarifoğlu ailesine mensuptur. Merhum Şair- Yazar Cahit Zarifoğlu' nun yeğenidir. Anne tarafı 1800’lü yılların başlarında Kastamonu’dan İstanbul’a göç etmiş bir aile. Hanoğulları ismi ile maruf. 1957 Şubat’ında, İstanbul/Fatih/Hırka-ı Şerif’te dünyaya geldi. İstanbul’un sur içini ve dört cephesini iyi bilen şairin bu şehre ait anıları duygulu ve çok zengindir. Hayatının dem tutan anları hep bu mübarek şehirde gizlidir. Babasının asker oluşu, bu cennet vatanın çok köşesini görme imkânını verdi. İlk ve ortaokulu Gaziantep ve Ankara, liseyi İstanbul ve Maraş, yüksekokulu ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. İlk İstanbul şiirlerinin tarihi 1980’li yıllara uzanır. Ancak yeniden toplanarak düzenlenmesi 2004, kitap haline gelme düşüncesi ise 2009’da tamamlanır. Şair İbrahim Zarifoğlu’nun Türkiye genelinde açılan şiir yarışmalarında; derece, mansiyon ve jüri özel ödülleri bulunmaktadır. Özel ve kamu kuruluşlarında yöneticilik yapan şair 1980-1996 yılları arasında dönem dönem İstanbul’un güzide liselerinde ücretli edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Evli ve altı çocuk babası olan şair, bir kamu kuruluşunda halen yönetici olarak çalışmaktadır. Şairin bugüne kadar Üçü müstakil " İstanbullu Şiirler " olmak üzere, yayımlanmış 8 adet şiir kitabı bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.