Hemen yazıma giriş yapmadan belirteyim ki: Kent kelimesini hiç sevmem. Sebepleri ciltler dolduracak kadar çok.

Öncelikle bu kelime (kent) bendenize antik Yunan gladyatörlerinin arenadaki kanlı düellolarını çağrıştırır. Kent kelimesini sıklıkla kullananları da doğrusu pek tasvip etmem. Öncelikle ifade etmem gerekirse: kent bize ait olan bir kelime veya kavram değil.

Her ne kadar Batı literatüründe; İnsanın mekanla diyalektik ilişkisi olarak tanımlansa da özel yapısı itibarı ile derinden gelen bir bireysellik, bir sosyal toplum kopukluğunu toplumun her katmanına yayan özelliğini görmek mümkündür.

Batı, ağırlıklı olarak kent kavramını mekânsal bir kolektif deneyim olarak değerlendirir.

Vahşet ve yıkım üzere inşa edilmiş bir birikim.

Birikmiş kent kültüründe:

Çocukluktan yukarıya doğru giden, mekân ve hatıralarla bezenip yaşanmış, birikmiş bir hafıza, huzur ve mutluluk yoktur.

Oysa şehir belleğinde yaşadığı sokağı, çocukluk ve gençlik hayatının şekillendiği mahallesi ve ruhunun bir güzel ahlak düzeni içerisinde şekillenen sosyal çevresi ile tarifi kelimelere sığmayan bir iç huzur vardır. Tarihi içselleştiren ve sevdiren bir hafıza vardır.

Israrla kullanılan, zihinlerde kalıcı bir birikinti halinde her fırsatta vurgulanan kent kelimesi

Barbar bir orta çağ bakiyesi olan bir kelime.

Yalnızlık ve bütün mutluluğu dünya üzerinde şekillendirmeye çalışan, bir köşeye sıkıştırılmış insanın, güçsüz, korunaksız ve kendine dönük çaresiz bir mücadelesinin bir diğer ismi. Kentte insanlar çaresiz ve zavallıdırlar. Dertlerini anlatabilecekleri ne bir dostları ne de bir gönül kapısı vardır. Her şey yapay ve şekle dönük bir travma gibi insan üzerine kaos fısıldar. İnsan, kentte korunaksız ve yapayalnızdır. Kent bütün gürültüsü ile kalabalık görünmesine rağmen ıssız ve ürkütücüdür. İnsana daima gecenin karanlığını hatırlatan bir şarkının sözlerini fısıldar. Kötümser içsel yapısı insanı suni, aldatıcı zevklerle kuşatıp mutlu! etme politikasını sunar. Karanlık bir gecenin içerisinden tebessüm eden cadının tebessümü gibi bakışla. Oysa bize ait olan huzur ve saadet simgesi bir kelime var ki insanı bütün ecramıyla kuşatan, ruha ve kalbe esenlik veren bir tutku olan “şehir.”

Şehir mana ile beslenir.

Kent belli bir medeniyetin varlığını simgelerken, şehir medeniyetlerin birleşmesinden oluşan güzelliği haberdar eder.

Kent olayın kabuğunda çözüm üretmeye çalışırken, şehir durumu içselleyerek çözümün parçası olur.

Kent mutluluğu öteler ve geçici zevklere odaklanırken, şehir huzuru gönüllere çekmeye gayret eder.

Kent bireye odaklanırken, şehir bireyin oluşturduğu çoğulu kucaklar.

Kent çevrelenmiş çevresi ile bir mahkûmiyet duygusunu fısıldarken, şehir, medeniyet örgüsünün hürriyet aşkını tattırır insana.

Çok uzun soluklu bir araştırma ve yazı belleği öngören kent mi, şehir mi metaforunu, bizler, zihinsel ve duygusal olarak Medineli olmak sevinciyle ele almak zorundayız.

Bizleri her iki âlemde var eden inancımız, mensubu bulunduğumuz asil din’in kodlarında saklı.

Kelimeler evrensel bir ivmeye sahip olmakla birlikte inancın bir tezahürü olmakla can bulurlar.

Yoksa; ” yesrip” ismi pekâlâ kalabilir, “Medineli” olmak ihtiyacı hiç olmazdı.

Bizler, saadet ve huzuru simgeleyen bir şehirliyiz.

İnancımız ve Kültürümüz: bizleri, her şeyden önce ısrarla unutturulmaya çalışan Medineli / Şehirli kavramını yaşatmaya mükellef kılıyor.

Bilvesile Mübarek hicri yılbaşımızın, âlemi İslam’a ve bizlere bereket, hayr ve her alanda muzafferiyetler getirmesini Rabbimden niyaz ederim.

Saygılarımla.

İbrahim Y. ZARİFOĞLU

1 Muharrem 1443

İbrahim Yavuz ZARİFOĞLU
Baba tarafından, orta Asya dan Maraş a göç eden Kafkas bir ailenin uzantısı olup Zarifoğlu ailesine mensuptur. Merhum Şair- Yazar Cahit Zarifoğlu' nun yeğenidir. Anne tarafı 1800’lü yılların başlarında Kastamonu’dan İstanbul’a göç etmiş bir aile. Hanoğulları ismi ile maruf. 1957 Şubat’ında, İstanbul/Fatih/Hırka-ı Şerif’te dünyaya geldi. İstanbul’un sur içini ve dört cephesini iyi bilen şairin bu şehre ait anıları duygulu ve çok zengindir. Hayatının dem tutan anları hep bu mübarek şehirde gizlidir. Babasının asker oluşu, bu cennet vatanın çok köşesini görme imkânını verdi. İlk ve ortaokulu Gaziantep ve Ankara, liseyi İstanbul ve Maraş, yüksekokulu ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. İlk İstanbul şiirlerinin tarihi 1980’li yıllara uzanır. Ancak yeniden toplanarak düzenlenmesi 2004, kitap haline gelme düşüncesi ise 2009’da tamamlanır. Şair İbrahim Zarifoğlu’nun Türkiye genelinde açılan şiir yarışmalarında; derece, mansiyon ve jüri özel ödülleri bulunmaktadır. Özel ve kamu kuruluşlarında yöneticilik yapan şair 1980-1996 yılları arasında dönem dönem İstanbul’un güzide liselerinde ücretli edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Evli ve altı çocuk babası olan şair, bir kamu kuruluşunda halen yönetici olarak çalışmaktadır. Şairin bugüne kadar Üçü müstakil " İstanbullu Şiirler " olmak üzere, yayımlanmış 8 adet şiir kitabı bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.