Bismillah.

Geçtiğimiz ay makale konumuz,” kent ve şehir üzerine” idi.

Sadece köşe taşlarına işaret etmeye ve her zaman olduğu gibi detaylara girmeden konuyu önemine binaen ifadelendirmeye çalıştım.

Burada hemen şu durumu vurgulamak zorundayım:

Konumuz asla siyasi bir mülahaza ve herhangi bir siyasî oluşumu kritik etmek değildir.

Zira bu tip konular yüzyılları peşinden sürükleyerek gelen tarih yapılı birikim, süreç, oluşumlardır.

Bendenize gelince, süregelen tarihin içinde bir nokta olmadığımın bilinci içerisindeyim.

Ancak bu konuyu yeni araştırmıyorum ve ilk kez yazmıyorum. Araştırılması gereken girift ve uzun soluklu bir mevzuu olduğunu ifade etmeye çalışıyorum.

Şehir konusu şahsım için 1970 lere uzanan bir “İstanbul sevgisi “kaynaklı diyebilirim.

Bu konu, hâlen yazmakta olduğum “İstanbul muhtevalı” bir araştırma, anı, edebi kitabının sadece küçük bir cüzü.

Yine İstanbul’u esas almakla birlikte şehir bağlamında, şiirsel anlamda da birkaç kitap çalışmam olmuştur.

Bu yüzden konuya yabancı değilim. Artı bir güzellik olarak bu asude şehirde doğup, büyüklerinden eskimeyen güzel İstanbul anılarını dinlemiş, yine bu şehrin (belediye gibi) bir kamu kuruluşunda uzun yıllar hizmet etmem, bilgimi pekiştirme konusunda bir artı değer olmuştur.

Yıllar içerisinde biriken merak ve sevgim, bilgiye dönüştü.

Şehir bilgisi konusunda bir kanaat sahibi olduğu kanısındayım.

Bu konuyu niçin önemsiyorum, zira mevzu hem önemli hem ehemmiyetli. Bizlere emanet edilen kültür değerlerimize sahip çıkmak zorundayız. Zira bilgi mekânın soluğudur kanaatimce. Kelimelerde bu soluklanmaların estetik değerleri.

Batı felsefesi bizleri öncelikle kültür değerlerimizin en önemlisi olan dilimizden vurmaya çalışıyor.

Kelime ve kavramlardan vurarak düşünce eylemimizi sakatlamayı kendine şiar edinmiş. İyi biliyorlar ki, kelimeler sahip oldukları anlam değerlerini kaybettikçe fikir hürriyetimiz daralır.

Misallendirirsek; bir İngiliz, Fransız ortaklığı kelime olan ‘stres” kelimesinin en az on beş Türkçe- Osmanlıca karşılığı olmasına rağmen (hüzün, çile, melâl, gam, tasa, sıkıntı, keder, ıstırap vb.) hafıza literatürümüzden silerek unutturdular. Karşılığında bize bu aylak, sevimsiz dil fonetiğimize hiç uymayan kelimeyi yerleştirip düşüncemizi daraltılar.

Maalesef bugün hiçbir liseli veya kırklı yaşlarda insanımız duygusal sıkıntısını ” bugün gamlıyım, hüzünlüyüm, efkârlıyım diye ifade etmiyor. Gerginim, stresliyim gibi uçuk bir kelime, daraltılmış bir düşünce eylemi ile ifadeye çalışıyor.

Şehir üstüne oynanan oyun da budur zaten.

“Şehir ” bizim medeniyet kavramımız. Şehir denildiğinde, imardan- kültüre uzanan bir hazinenin ismini zikrediyoruz.

Şehir hayat demek, ruh demek. Sadece şato vari taşların dizilişini çağrıştıran, çıplak ve ürkütücü bir kelime değil.

Bendeniz, meseleleri ele alırken mümkün olduğunca siyasi ifadelerden kaçınmaya çalışarak hakikat içeren bir şablon koymaya gayret ediyorum.

Yine mümkün olduğunca: Kibir ve ego satan bir üsluptan kaçınıyorum.

Günümüz insanının okumayan, tahammülsüz, alıngan, dünyevileşmiş bir kibir heykeline dönüştüğünden haberdar olarak.

Tüm kültürünü popülist ve gündelik survivor ( insanlardan uzaklaştırılarak, fiziksel tabuya dayanan sapkın yarışmalar!) üzerine kurulu bir topluma, uzun ve detay öğretiler yapmanızın mümkün olmadığını da biliyorum.

Kitap kültüründen tamamen soyutlanmış, bir kaç cümleye hatta emojilere sıkıştırılmış bir algıya doğruları detaylandırarak anlatmak zor üstüne zordur.

Farkındayım ve bilincindeyim.

Kritik ve analitik öğretilerin olduğu seminerlere de (Binder ve diğer) katıldım. Hatta 80 li yıllarda çalıştığım kurumda Japonların temel felsefelerini oluşturdukları “beyin fırtınası/ balık kılçığı” diyagramının iki yıl dersini alma imkânımız da oldu.

Kritik ve analitik bağlamda toplum değerlerinin farkında olduğumu ifade adına bu ifadeleri söylemek zorundayım.(Günümüzde unvanı esas alan, her yanlışı doğru kabul edip kabullenen algıya karşı mecbur olduğumuz için bu ifadeleri kullanmak zorundayım !)

Hülasa ; geçtiğimiz ayın makalesinde kenti tariflerken; ahlaki değerlere önem vermeyen bir yapının alt kültürü!, kale yapılı şatolar, kaos ,kavga ve yalnızlaştırılan bir dünyevileşme demiştik..

Bu ifadelerle ” kent” kavramına asla haksızlık yapmadım. Kent bize ait olmayan bir kavram derken de.

Yine, Kent, kanlı bir arenanın simgesi derken de haksızlık etmedim.

Antik Bizans’a veya antik Avrupa kentlerine (!) baktığınızda, ortada gladyatörlerin çarpıştığı ( şimdilerde matador la gerçekleştirilen /bu zavallılar kendilerinden olmayan, ötekileştirilmiş kuvvetli kölelerden seçilir) kanlı bir arena ve çevresinde uyuşturulmuş binlerce algı sahibi zavallı seyirciler toplanarak oluşturulan kent bilinci.

Şimdi âcizane sormak isterim: Günümüzde “survivor izleyen TV izleyicilerinin, “kanlı arena izleyicilerinden farkı nedir? Sadece kan yoka ama bütün çılgınlığı ile yapılan yarışma! Öğeleri. Üstüne üstlük gayri ahlaki durumların hepsi mevcut!

Temelinde merhametsiz, acımasız, hırs ve intikam yüklü, fiziğe dayalı bir güç dünyası oluşturmak!

Oysa bizim kadim kültürümüzde: Medineli olma bilincinin temelinde, ortada bütün yolların birleştiği ve şehrin kalbini oluşturan bir ulu Camii ve çevresinde külliyesi ( bütün ilim ve hayat öğretilerinin can bulduğu mekânlar). Ki bu mekânların ana işlevinde zamanı en hayırlı ve kutsal biçimde değerlendirme bilinci yatar.

Bu durum Efendimizin (SAS) ilk kez oluşturduğu Medine site devleti temelinde olduğu gibi Osmanlı payitahtı şehri İstanbul’ da en bariz şekilde can bulur.

Şehrin tam ortası Şehzadebaşı Camii’dir ve tam köşesine yerleştirilmiş bir köşe taşı ile yüzyıllara misal olmuştur. Bu yüzden yüzyıllar boyu şehrin kadim simgedir.

İste şehirlilik farkımız bu.

İnsanları birbirine yaklaştıran muhabbet bahçeleri.

Ruhsuz beton piramitler ve birbirlerini kucaklayan sıcak mekânlar.

Kent ve şehrin bariz farkı.

Salih bir âlimin ifadesiyle :” bazı sözlerin muhatabı kulaklar, gözler değil, kalplerdir.

Eğer görmüyor ve duymuyorsa bırak zorlama !”.

Yine güzide bir âlim olan  Esad Coşan Hocamızın (Rh.A)  ifadesiyle ,” üç şeye savaş açtık : yabancı kelime kullanmaya, yabancı örf ve adetlere ve yabancı malları kullanmaya.”

Son kelâm olarak okuyucu dostların samimiyet ve sabrına sığınarak, bugünlerde dilimize pelesenk olmuş bir cümlenin zihinlerimize bıraktığı çağrışımı sormak isterim : ” kentsel dönüşüm !” denildiğinde akıllara nasıl bir tema geliyor?

En kalbi saygılarımla.

İbrahim Yavuz Zarifoğlu

1 Safer 1443

Tagged

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.