İlim, fikir ve gönül önderi Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin hicrî yeni yıl vesilesiyle yaptığı sohbetin metnini istifadenize sunuyoruz.

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Hicrî Yıl

Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Yeni Hicrî yılınız hayırlı olsun… Muharrem hicrî senenin birinci ayıdır, 1 Muharrem de hicrî senenin birinci günü olmuş oluyor.

Hicrî takvim, müslümanların dinî bakımdan çok dikkatle takib etmeleri gereken bir takvim. Çünkü Ramazan bu hicrî takvimin aylarından birisi olmuş oluyor. Hac bu hicrî takvime göre belli oluyor. Kandiller buna göre belli oluyor. Peygamber Efendimiz’in Mevlîd-i Şerifi  yine bununla ilgili… Aşure günü, işte önümüzde Muharremin onu, yine bu takvimle ilgili. O bakımdan hicrî takvim bizler için çok önemli, müslümanın dînî hayatındaki ibadetleriyle yakından ilgili.

1421 Yılının (bu sene 1442) ve bundan sonra gelen yılların alem-i İslâm için, bütün insanlık için hayırlı olmasını temenni ederim. Tabii, müslümanlar için hayırlı olması, müslümanların elemden, haksızlıklardan kurtulması; maddî, mânevî musibet ve felâketlerden, semâvî, arazî afetlerden mahfuz olması mânâsına… Bütün insanlığın iyiliğini istemek de, hepsinin imana gelmesi, müslüman olması, Allah’ın sevdiği kullar olması, sevdiği yolda yürümesi, ahiret saadetini kazanması mânâsına…

Tabii, bizim için bu çok önemli ve biz bunun için çalışmalıyız. Zâten bu İkibin yılını da, bu bakımdan önemli bir dönüm noktası olarak ilan ettik. Kardeşlerimiz var güçleriyle, hem kendi yakın çevrelerine, hem halka halka dışa doğru açılarak bütün dünyaya, Allah’ın varlığını birliğini, İslâm’ın ana güzelliklerini, temel özelliklerini anlatacak bir canlılık içine, faaliyet içine girecekler. Çok çalışacaklar ve güzel anlatacaklar. Çünkü müslümanı yanlış göstermek, müslümanlığı yanlış tanıtmak için uğraşan kötü niyetliler var.

İslâm’ın güzelliklerini bilmek ve bildirmek gerekiyor. Bir tarafta İslâm’ın cana bakış tarzı, hayata bakış tarzı, insanlara bakış tarzı, onu korumayı ana amaç edinmesi; öbür tarafta da sapık inançlar… Bunların dile getirilmesi lâzım! İnsanın insana tapınmasının doğru olmadığını, kulun kula kulluk etmesinin iğrenç olduğunu; putlara tapmanın yanlış olduğunu, Allah’ın bir olduğunu, varlığını, birliğini, lütfunu, keremini, güzel sıfatlarını, esmâ-i hüsnâsını, şöyle Yunus gibi, Mevlânâ gibi tatlı tatlı hepimizin anlatması lâzım!.. 

O bakımdan, bu hicrî yılımız inşaallah bir atılım yılı olur. Herkese İslâm’ın gereçek güzelliklerini, “Bakın bu pırlantadır, bu yakuttur, bu zümrüttür… Bu kocaman bir emsalsiz incidir, kocaman bir kolyenin, kocaman baş mücevheri olan, kocaman bir elmas pırlantadır.” diye, İslâm’ın bütün güzelliklerini anlatmamız lâzım! “İşte başka inançlar, işte İslâm!” diye göstermemiz lâzım!

Bu yeni yıl hepimize hayırlı olsun diyoruz. Nice nice yıllara sağlıkla afiyetle, sevdiklerimizle ulaşalım diye, bu mübarek vakitte Cenâb-ı Mevlâ’dan niyaz ediyoruz.

Kalblerin Cilâsı

Abdullah ibn-i Ömer RA’dan rivayet edilmiş bir hadis-i şerifi okuyorum. Efendimiz SAS buyurmuşlar ki:

RE. 134/1 (İnne hâzihil-kulûbe tasdeu kemâ yasdeul-hadîdü izâ esàbehül-mâ’. Kîl: Yâ rasûlallah, ve mâ cilâühâ? Kàle: Kesretü zikril-mevti, ve tilâvetil-kur’ân.) Yâni (ve kesretü tilâvetil-kur’ân) mânâsına olduğu için, tilâveti diye esre okuyoruz.

Bu mübarek hadis-i şerifin mânâsı şöyle:

“Bu gönüller, bu kalbler muhakkak ki paslanırlar. Kendisine su değdiği zaman, suya maruz kaldığı zaman, demirin sudan dolayı, nemden, rutubetten dolayı paslandığı gibi, bu kalbler de paslanır.” diyor Peygamber Efendimiz.

Biliyorsunuz, kalb sözü Arapçada tam Türkçedeki gönül sözünün karşılığıdır. Gönül, böyle bir halden bir hale dönmek fiilinden geliyor Türkçede. Kalb de Arapçada tekallüb etmek, kalıbdan kalıba geçmek mânâsına, ordan geliyor. İnsanın gönlü halden hale geçiyor, kâh ağlıyor, kâh gülüyor, kâh seviniyor, kâh üzülüyor, kâh ümidleniyor, kâh ye’se düşüyor… Binbir türlü duyguları var insanın iç dünyasının. İşte kalb bu.

Kalb Arapçada iki mânaya kullanılıyor: Bir Türkçedeki yürek mânâsına; şu canlıların kanlarını vücutlarına pompalayan, tık tık atan yürek mânâsına kullanılıyor. Bir de gönül mânâsına; iç dünyası, iç alemi, iç benliği mânâsına kullanılıyor.

İşte bu gönüller de paslanır; insanın içi kararır, insanın iç dünyası pislenir, kirlenir. İnsanın gönlü tatsızlaşır demek. “Gönlüm kırgın, sana gönlüm kırgın…” diyoruz. Bugün canım bir şey istemiyor, canım sıkılıyor, canım daralıyor, canım böyle istedi…” diye can kelimesiyle de bazan bunu ifade ediyoruz.

“İşte bu kalbler de kararır, paslanır; suya, neme, rutubete mâruz demirin paslandığı gibi.” dedi Efendimiz.

Bunun üzerine denildi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, bu kalbler paslanırsa, gönüller kararırsa, pas tutarsa, bunun cilâlanması nasıl olacak?”

Demir yağlanıyor, pas sökücüler sürülüyor, cilâlanıyor. Paslanmış bir makinanın aksamı cilâlandıktan sonra tekrar kullanılır hale geliyor. Makası filân biraz açıkta bıraktığınız zaman, bakıyorsunuz, güzelim makasınız musluğun yanında rutubetlenmiş, paslanmış. Hemen yağ getiriyorsunuz, makina yağı sürüyorsunuz, siliyorsunuz, tekrar temizleniyor.

“Bu kalbler paslandığı zaman bunun cilâlanması ne sûretle olacak? Nasıl cilâlanabilir, pası nasıl giderilir yâ Rasûlallah?” diye soruldu. Yâni, “Neyle cilâlanacak kalbler, pırıldayacak, çalışacak, insanın iç dünyası aydınlanacak? nasıl olacak bu?..”

 Buyurdu ki Peygamber Efendimiz bu sorunun cevabı olarak: “Ölümü anmanın çokluğu ile; (ve tilâvetil-kur’âni) ve Kur’an-ı Kerim okumanın çokluğu ile.”

İki tedavi çaresi söylüyor Peygamber Efendimiz: Birisi ölümü çok düşünmek. Evet ölüm hepimizin başında. Hepimiz mutlaka bu ölüm denilen olayı yaşayacağız. Her hayat sahibi, bu hayat elinden giderken ölümle karşılaşacak, ecel şerbetini herkes içecek. Çare yok… “Ademoğlu ölümlü türemiş.” diye eski metinlerde de böyle geçer. Ne yapalım, öleceğiz.

Ne yapmak lâzım o zaman?.. Ölüm tabii, insanı üzüyor, korkutuyor, heyecanlandırıyor, telaşlandırıyor:

-Eyvah, öleceğiz!..

-Tabii öleceğiz.

-Ama, sen nasıl tabii öleceğiz diyebiliyorsun; benim yüreğim ağzıma geliyor hocam! Tüylerim diken diken oluyor, ağzımın tadı kaçtı. Şimdi bak neşem gitti. Sen niye böyle bunu çok tabii bir şey gibi söylüyorsun?..

Neşemiz gitse de, ölüm denilen bir olay var. Bu bilginin sonucu nedir?.. İslâm’da, tasavvufta ölüme hazırlanmaktır, ölmeden evvel ölmektir. Bu sözü çok edebiyatçılar söylerler. Ariflerin sözünden almışlar, kitaplara girmiş ama; dinleyenler bu sözleri duyunca, söyleyenlerin yaşadıkları mânâları, duyguları acaba duyabiliyorlar mı, yaşayabiliyorlar mı?..

Ölmeden evvel ölmek ne demek?.. Ölecekmiş gibi tam hazırlıklı olup, huzur içinde canını verecek kadar her işini halletmiş olup, yüzü ak alnı açık olarak, Cenâb-ı Hakk’a kavuşmaya, ruhunu teslim etmeye can atmak… Öldükten sonra, kendisine dünyadaki sorumluluklarıyla, hayatıyla ilgili neler sorulacaksa, onların cevabını hazırlamış bir insan olarak, hayatında görevlerini yapmış bir kimse olarak, müsterih olarak, gözü arkada kalmadan böylece ölebilmek… Bir gül bahçesine girercesine, isteyerek canını Allah yoluna verebilmek, feda edebilmek… Ölümden korkmamak, ölümü güzel karşılayabilmek, ölümü sevebilmek… Ölümün aslında güzel bir şey olduğunu, dostu dosta kavuşturabilecek bir olay olduğunu, ölümle perdelerin kalkacağını, sevgilinin bulunacağını, sevgiliye kavuşulacağını sağlayacak olan bir iş olarak ölümü sevmek, ölümü istemek…

***

Kur’an-ı Kerim okumak da kalbin pasını giderir. İmanla, Allah’ın kelamını okuyorum diyerek, saygıyla, anlayarak, derinlemesine Kur’an-ı Kerim okuduğu zaman, kalbinin pası gider, iyi müslüman olmaya azmi artar, içi dışı nurlanır, ertesi gün hayırlı işler yapmağa yönelir. Kur’an-ı Kerim’in istediği müslüman olmağa, istediği yönde çalışmalar yapmağa yönelir. Kur’an-ı Kerim okumak, mânâsını anlamak insanı kurtarır.

Kur’an-ı Kerim’i çok okuması lâzım müslümanın. Seviyor mâdem, seviyordur, inkâr etmiyoruz… Müslüman mâdem, müslüman olduğunu da kabul ediyoruz, inanıyorum ki hakîkaten müslüman, o sözleri ondan söylüyor… Müslüman ama Kur’an okumamış, müslüman ama Kur’an’ı doğru bilmiyor, müslüman ama itikadından haberi yok, müslüman ama ehl-i sünnet itikadı ile zıt düşecek fikirlere, kanaatlere saplanmış, kısa aklıyla ileri geri konuşuyor. Hiç olmazsa, o konularda konuşma!..

Ben şuna benzetiyorum: Bir insan, eğer televizyonu bozulursa, “Şunun arkasını bir açayım, şöyle bi tamir etmeye kalkışayım!” der mi?.. Demez. Bilgisayarı bozulursa, “Arkasını açayım, tamir edeyim!” der mi?.. Demez. Neden?.. televizyonu bilmiyor, bilgisayarı bilmiyor. Uzmanını çağıracak veya uzmanına götürecek, o açacak, şemasına bakacak, aletleriyle ölçecek, tamirini o yapacak. Yâni, bilmediği yere elini koymuyor, bilmediği aletin arkasını açmıyor; bu güzel…

Bu saygının, bu haddini bilmenin dînî konularda da olması lâzım! Dinin bilmeyen insan, dînî konularda konuşmamalı, araştırmalı, bilene sormalı; böyle başkalarını suçlamamalı!.. Bilmiyorsun kardeşim… O konunun mahiyetini bilmiyorsun, yanlış bilgilerle, yanlış yönde, yanlış cephede yanlış işler yapıyorsun.

Onun için Kur’an-ı Kerim’i müslümanın çok okuması lâzım! Kimseyi üzmek de istemiyorum, kırmak da istemiyorum. Aferin, müslüman olmak büyük bir nimettir. İslâmî konularla ilgilenmek, bu da bir canlılık alâmetidir. O halde bir şey kalıyor: Kur’an-ı Kerim’i okuyup, Kur’an-ı Kerim’den gerçekleri öğrenmek… Ana kitabımız, her şeyimizin kaynağı; ilmimizin, irfanımızın, itikadımızın, tasavvufumuzun, ahlâkımızın, her şeyimizin kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Onu güzel okur, tam anlarsak, o zaman Kur’an-ı Kerim’e sarılan kurtulur.

Tabii, Kur’an-ı Kerim’in tam anlaşılması için de, Rasûllülah’ın hadislerinin tam öğrenilmesi lâzım! İşte burda karşımıza çıkıyor. Zâten Rasûlüllah Efendimiz de, Kur’an-ı Kerim öğrenmeğe teşvik ediyor. Kur’an-ı Kerim’i anlamak istediğiniz zaman, Kur’an-ı Kerim de sizi Rasûlüllah’a gönderecek. Diyecek ki:

“-Beni iyi anlamak istiyorsan, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ’nın sünnetini iyi öğren! Onun sünneti, Kur’an-ı Kerim’in en güzel, uygulamalı açıklaması demektir.” diyecek. İnsanın sünnet-i seniyyeye de saygısı ordan artacak. Kur’an’ı okuyunca sünnete bağlanacak, sünneti okuyunca Kur’an’ı daha iyi öğrenecek. Çünkü, ikisi birbiriyle iç içe ve ikisi birbiriyle bir bütün teşkil ediyor. Birisi ötekisinin genişletilmiş, uygulamalı şekli.

***

Dargınlığın Affedilmeye Engel Oluşu

İbn-i Mâce Ebû Hüreyre RA’dan nakleylemiş. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

RE. 134/5 (İnne yevme-isneyni vel-hamîs yağfirullàhu fîhimâ likülli müslimin illâ mühtecireyni yekùlü da’hümâ hattâ yaslehà.)

“Muhakkak ki, pazartesi ve perşembe gününde, Allah her müslümanı mağfiret eder.” Pazartesi perşembe günleri müslümanların mağfiret günüdür. Hattâ Peygamber Efendimiz Pazartesi ve Perşembe günlerinde oruç tutarmış da, oruç tutuşunun da sebebini izah ederken:

“-Bugünlerde kulların amelleri Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına arz olunur. Ben amellerimin arzolunduğu vakit oruçlu olmayı tercih ediyorum da, ondan oruç tutuyorum.” buyururmuş.

O bakımdan bugünlerde oruç tutmak da iyidir. Çünkü oruçluyu Allah sever, mükâfâtı da bol olur, bağışlar. Demek ki, pazartesi perşembe kulların bağışlandığı günler imiş. Bunları bilelim, sevinelim; mümkünse pazartesi, perşembe oruçlarını tutalım!

Oruç çok güzel bir ibadet; hem sağlık kazandırıyor insana, hem de kalbini nurlandırıyor. Her yönden gayet faydalı bir şey. Allah-u Teàlâ Hazretleri oruçluya bigayri hisâb mükâfât veriyor. O mükâfatları da kazanmak için, almak için, başka hadislere de dayanarak oruçlu olmanızı ben şahsen tavsiye ediyorum.

Burda bir noktaya işaret ediyor Peygamber Efendimiz: “Her müslümanı mağfiret eder de, (illâ mühtecireyn) birbirinden küsüp, alâkayı kesip, uzaklaşmış iki müslümanı affetmez!” buyuruyor. Yâni, dargınları affetmez demek. Arası açık olup da birbirinden uzaklaşmış, küsmüş, darılmış müslümanları affetmez.

Ne der?.. (Yekùlü da’hümâ) Buyurur ki: “Ey bunların mağfiretini yazan vazifeli melek, bu ikisini bırak, yazma bunların mağfiretini! (hattâ yaslehà) Bunlar sulh oluncaya kadar, birbirleri ile el uzatıp barışıncaya kadar bunları bırak!” der Cenâb-ı Hak.

Demek ki pazartesi perşembe müslümanların af günüdür, Allah tarafından mağfiret olunma günüdür; Allah mağfiret eder. Biz de oruç tutarak, bu mağfireti kazanmak için biraz daha kendimize çeki düzen vermiş olalım!

Amma dargın olanları affetmez. Dargın olanlar için Allah-u Teàlâ Hazretleri: “Bunları bırakın, bunları affetmiyorum! Bunları çıkartın affedileceklerin listesinden!” diye ayırtır Allah.

O halde ne yapmamız lâzım, aziz ve sevgili kardeşlerim! Dargınsak, dargın olduğumuz kimselerle dargınlığımızı düşünelim, gidelim, el uzatalım, barışalım, bu dargınlıkları atalım bir kenara!..

-Hocam, ben barışmak istiyorum, adam suratını çeviriyor, barışmıyor benimle!..

Tamam, sen barışmak istiyorsan, el uzatıyorsan; sen kurtulursun. O suratını çeviriyorsa, elini uzatmıyorsa, sorumluluk ona kalır. Ama sen, “Ben Allah rızası için dargınlıktan vaz geçiyorum. Hadis-i şerifi duydum, Es’ad Hocam okudu, ben de dinledim radyodan televizyondan… Allah rızası için dargınlığı bırakmaya geldim, barışma teklif ediyorum Senin yanına bunun için geldim.” dersin. Kabul ederse, eder; etmezse, sorumluluk ona gider, sen paçayı kurtarmış olursun.

Allah-u Teàlâ Hazretleri nefislerimizi yenip, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun hareket etmeyi her yerde, hepimize, her zaman nasîb eylesin… Allah dünya ve ahirette bildiğimiz, bilmediğimiz her türlü hayırlara, sizleri ve bizleri, sevdiklerimizle beraber erdirsin; mes’ud ve bahtiyar eylesin…

Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!.. 

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan (Rh.A.) / 7 Nisan 2000 Avustralya

Kaynak: https://akra.media/Haber/HaberDetay/100552/hicr-yilin-onemi

Tagged