Tarihin derinliklerinden gelen “Natürel bilgi” yazıyla birlikte doğmuş ve onunla birlikte hayatını sürdüren eşdeğer bir donanım haline gelmiştir.

Bilgi uğradığı her coğrafyada ekler alarak, yalın halinden koparak yoluna devam eder.

Daraldığı veya çıkmaz sokak bir alana rast geldiğinde asli yapısından sıyrılarak, işlenmemiş bir varsayım, bir hipotezler curcunasına dönüşür ki bu yapısal anlamda bir enformasyondur.

Bir düşünürümüzün ifadesiyle :” enformatik cehalet” in başlama noktasıdır.

Felsefik bağlamda değerlendirildiğinde tam bir karmaşa ve tam bir anlaşmazlık kaosunun kendisidir.

Bir yığın yabancı kelimelere boğulur zihinler.

Bilgiyi anlayalım derken bilgisizlik sarar benliği.

Kişisel deneyimler ve bilgi birikimi bizleri tek başına doğruya götürebilir mi?

Yaşanılan mekân, çevre, sahip olunan kaynak bizleri mutlak doğruya ne derece iletebilir?

Bir hoca efendinin ifadesiyle “hakeza ve hakeza”. İç içe sarmal sorular.

İçinde bulunduğumuz, yaşadığımız toplum ve bizlere birincil derecede yakın dostlar grubu ve her şey bilgi birikiminin birer parçası…

Bu yüzden bilgi, yüklendiği sahibinin tavrı ile değerlendirilmelidir.

 Ve kuşandığı ulvi meziyetlerle bir değer kazanır. 

Kontrol altına alınmazsa can yakıcı bir silaha dönüşür.

Fert bazında kibir ve egoyu beslerken, toplum, devlet bazında ise hudutsuz, can yakıcı bir kuvvet haline gelir.

Bu yüzden terbiye edilmemiş, dizginlenmemiş  bilgi toplum üzerinde menfi tesirleri oluştururken, sosyal bir donanımla zenginleştirilmiş bilgi ise hayrın ve iyiliğin kapısına yönelir olmasıdır.

Bilgi natürel hali ile çıplaktır, bağnazdır, eksi eleştirel yüklüdür, dogmadır, yapıcı ve onarıcı olmaktan uzaktır.

Gelişime katkı sağlamayan avantür bir önyargıdır.

Kırıcıdır, inciticidir, hükümfermandır.

Aslı itibarı ile nefs ile eşdeğer bir yapıya sahiptir.

 Kısaca bendir, benliktir, enaniyettir.

 Salt manada gönlü kapsamayan, duygu ile bütünleşmeyen, ruhun mana tarafını içselleşmeyen bilgi sadece bir birikimdir.

Hatta daha da ileri bir üslupla bir ironidir.

Derviş Koca Yunus, huzur yüklü dizeleriyle ne kadar güzel ifade eder kuru bilgiyi:

“İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsin, 

Ya nice okumaktır”

İnsan, dünya ölçülerinde bilginin yol gösterici kılavuzluğunda yol alabilir.

Hedefe varabilir.

Ancak bu hedefe varış; Beni, biz yapan tevazu kanatlarına sahip olmadan bir varıştır ki bu eksik ve nakıs bir yönelimdir.

Oysa olması gereken hayati gaye ( değişkenlikler gösteren bir durum olmakla birlikte) beni yani egoyu; biz sırrına taşıma olgunluğudur. 

Israrla bir batı literatürü olan ” ego”yu kullanmak istemiyorum.

” ben, benlik gibi bir mana ile ifade edilse de bu kelime bizim kullandığımız ” ben” ile eşdeğer bir kelime asla değil.

 Egoyu kullanmaktan ictinab etmeye çalışıyorum, fakat yeni neslin bu kelimeye aşinalığını bildiğim için mecbur kalıyorum.

Maalesef bu kelime literatürümüze mermerlere işlenmiş bir yazı gibi kazındı.

Çünkü ego kelimesi ısrarla kullanılmasına rağmen son derece çıplak, bağnaz, mertebeleri olmayan soytarı bir kelimedir.

Ego; daima beni önceleyen, bizi küçümseyen bir üst bakışa sahiptir.

Yapıştığı sahibinin her anlamda bireyselliğini, kendini ne derece büyük tavırlar içine çektiğinin de belirgin göstergesidir.

Ve yenilmez kabul ettiği benliğinin de belirgin  bir simgesidir.

Ego aynı zamanda kurnaz ve sinsidir.

Şeytani tarafı daha ağır basar bu yüzden hilebazdır. Değişkenliklere hazırdır ve bunu tıpkı batının mazlum ve mağdur coğrafyalara uyguladıkları sistematik bir şeytani üslupla uygular. Sistemini, iyimserlik ve pollayanna kurnazlığında sergiler.

Ego ben mertebesine gelmez. Durağandır. Hep tekildir. Biz hiç olmaz. Oysa ben değil biz olmazsak bilginin hiç bir anlamı yok.

Ego yüklü bir bilginin “biz” oluşturmak gibi bir gücü yok!

Benlik kaftanına bürünmüş ego ürkütücü ve karamsardır. 

Bizim kullandığımız ” ben” – ” Nefs’ in karşılığı olan bir yapıdır.

Mesela nefs öyle değildir. Kötüdür fakat yalındır.

“Kötülüğü fısıldayan” bir zemheri olmakla birlikte ehlilleştirilebilinen bir donanıma sahiptir. Ricit yapısı, kırılgandır. Bükülür, şekil verilmeye müsaittir.

İyiye doğru temayül eden/yürüyebilen mertebeleri vardır.

İslâm âlimleri bu girift bilmeceyi Kur’an dan aldıkları ilham ile gayet hoş, anlaşılır bir şeklide dizayn etmiş; Nefs mertebeleri dedikleri yaşanabilir, uygulanabilir bir tabloya dönüştürmüşlerdir.

Nefs parçalara ayrıştırılarak daha kolay terbiye edilir hale gelme imkânına sahiptir.

En yalın ve kötü hali ile “Nefs-i Emmare ” ki, (kötülüğü her platformda fısıldayan, küfür yüklü nefis). Olmasına karşın terbiye ve form yüklenerek mutedil ve insanı cennet gibi bir güzelliğe yönelten ” Nefs-i mutmainne” gibi bir olgunluğa erişebilir olmasıdır.

Benlik kaftanına bürünmüş nefs ürkütücü ve karamsardır. 

Yapıtaşımızı oluşturan benlik varlığını sürdüren bir nefs olmakla birlikte mutlak iradeye gidebilmenin, hayrın ve şerrin güzelliklerini özümseyebilmenin tadını ben değil “biz” de yakalayabiliriz.

Bu kural ilahi bir ilhamı da içerir aynı zamanda..

Esas olan budur zaten.

Yaşanabilir ve faydalı olmak.

Niçin ve nereden geldik buraya?

Bugünler, ülkemiz ve dünyamız için son derece netameli, karmaşık ve ürkütücü bir zamanın karanlık tünelinden geçiyor.

Dünya geneline yayılan salgın hastalık bütün paradigmaları bozdu.

Yalnızdık, tamamen yalnızlaştırıldık.

Bu sefer ki yalnızlık korku yüklü bir yalnızlık.

Endişe ve kaos hakim genel algıya.

Her an her şeyi yaşayabilirim korkusu tüm benlikleri sarmış bir durumda.. 

Benle iç içe yaşayan bir nefis için ölümden daha korkutucu daha acı hiç bir şey olamaz.

Bu yüzden ben’ in yaşayabilmesi korkusu tüm asli ve yapıcı duyguları bastırmış,

Sadece kendine odaklanmış bir durumdadır.

Oysa bir Müslüman için öncelikle bütün tedbirleri almak, ilmin gerekliliği ne ise ona sarılmak ve tevekkül dediğimiz Hakk’a katiyen yönelmekle söz konusudur.

Bu asil durum yeni ve ebedi anlamda varoluşun huzur yüklü giriş kapısıdır.

Arif bir velinin ifadesi ile : ” Şeb-i Arus” dur. Sevinç yüklü bir düğün gecesidir.

Ruhu daraltan ten kafesinden kurtulup nurdan bir kartal gibi cennet vadisine doğru uçuştur..

Ölümsüzlüğe bir geçiştir.

Rüyadan uyanıp gerçek hayata kavuşmaktır.

Bu hayatın süslü bir rüya olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu yüzden insana, insanlığa faydalı olabilmenin bütün gayretlerini kuşanmak zorundayız.

Bu hâl bizlere ilahi bir hitabın seslenişi olduğu gibi insanlığın bizlerden beklediği bir görevdir de.

Ben’in bencilliğinden sıyrılarak birliğin gayret ve aşk yüklü çalışkanlığına, ulaşabilmenin kodlarını içselleşmek;

Ve Ben’i mutlaka “BİZ” yapmanın engin azmini kuşanmak zorundayız.

Bir düşünür, bir çile ve dava adamı, bir yürekli şairimiz, Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle: 

““Anladım işi; sanat Allah’ı aramakmış; Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış”

Bütün hayatın gayesi ve mana iksiri 

” İlahi ente maksudi ve rızâ ike  matlubi”..

Sadece ve sadece Rabbimizin engin rızasını kazanmak!

Ve yine bütün mes’ ele, an ı ve geleceği hayrüzre doğru okumaktan geçiyor.

Ve bütün bu ifadelerimize bir minik ek olarak; nefs, ben  ya da nam ı diğer egoyu önceleyen yeni bir dünya düzeninin eşiğinde duruyoruz gibi.

Selâm ve saygılarımla.

İbrahim Yavuz ZARİFOĞLU

18 Cemâziye’l-Evvel 1442

Tagged
İbrahim Yavuz ZARİFOĞLU
Baba tarafından, orta Asya dan Maraş a göç eden Kafkas bir ailenin uzantısı olup Zarifoğlu ailesine mensuptur. Merhum Şair- Yazar Cahit Zarifoğlu' nun yeğenidir. Anne tarafı 1800’lü yılların başlarında Kastamonu’dan İstanbul’a göç etmiş bir aile. Hanoğulları ismi ile maruf. 1957 Şubat’ında, İstanbul/Fatih/Hırka-ı Şerif’te dünyaya geldi. İstanbul’un sur içini ve dört cephesini iyi bilen şairin bu şehre ait anıları duygulu ve çok zengindir. Hayatının dem tutan anları hep bu mübarek şehirde gizlidir. Babasının asker oluşu, bu cennet vatanın çok köşesini görme imkânını verdi. İlk ve ortaokulu Gaziantep ve Ankara, liseyi İstanbul ve Maraş, yüksekokulu ise 1980 yılında İstanbul’da tamamladı. İlk İstanbul şiirlerinin tarihi 1980’li yıllara uzanır. Ancak yeniden toplanarak düzenlenmesi 2004, kitap haline gelme düşüncesi ise 2009’da tamamlanır. Şair İbrahim Zarifoğlu’nun Türkiye genelinde açılan şiir yarışmalarında; derece, mansiyon ve jüri özel ödülleri bulunmaktadır. Özel ve kamu kuruluşlarında yöneticilik yapan şair 1980-1996 yılları arasında dönem dönem İstanbul’un güzide liselerinde ücretli edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Evli ve altı çocuk babası olan şair, bir kamu kuruluşunda halen yönetici olarak çalışmaktadır. Şairin bugüne kadar Üçü müstakil " İstanbullu Şiirler " olmak üzere, yayımlanmış 8 adet şiir kitabı bulunmaktadır.

1 thought on “Bilgi, nefs ve namı diğer ego

  1. tebrikler ibrahim bey kardeşim
    seçilen başlık ile yazının tümü anlamlı ve önemli hale gelmiş ve muhteviyat bu mana ile adeta ispatlı olarak ortaya çıkmış oldu.
    bütün zaman ve mekanların sorunu bilgi ile amel arasındaki ilişki değilmi? isabetli tesbitler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.