Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..

Ubâdetü’bnü Sâmit radıyallahu anh Ramazan’ın yaklaştığı bir günde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

Etâküm şehru ramadân. “Ramazan size geldi.” Şehru bereketin. “Bir bereket ayı…” Yağşîkümü’llâhu fîhî. “Bu ayın içinde Allah sizi rahmetiyle kaplar, rahmetine daldırır.” Fe-yünzilü’rrahmete. Rahmeti üzerinize indirir.” Ve yehuttu’l-hatâyâ. “Hataları, günahları, daha önce işlemiş olduğunuz cürümleri kaldırır, siler.” Ve yestecîbü fîhi’dduâe. “Ve duayı bu ayda kabul eder.” Yenzuru’llâhu teâlâ ilâ tenâfüsiküm. “Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri bu aydaki hayra yarışmalarınıza nazar eyler.”

Oruç tutuyorsunuz, Kur’an okuyorsunuz, namaz kılıyorsunuz, teheccüd kılıyorsunuz, teravih kılıyorsunuz. Bu gayretlerinize, hayırda, ibadette yarışmanıza nazar eyler.

Ve yübâhî biküm melâiketehû. “Ve ‘Bakın benim kullarım ne güzel ibadet ediyorlar!’ diye meleklerine sizlerle iftihar eder.” Fe-eru’llâhe min enfüsiküm hayran. “Kendinizden Allahu Teâlâ hazretlerine bu ayda hayır ortaya koyun, hayır çıkarın, ibadet yapın ki Allahu Teâlâ hazretleri sizin hayrınızı görsün.” Fe-inne’şşekıyye min hurmin fîhi rahmetu’llâhi azze ve celle. “Şakî olan kimse bu ayda Allah’ın rahmetinden mahrum kalan kimsedir. Allah’ın rahmetine erememiş olan kimse gerçekten bedbaht, şakî, eşkıyâdan, kötü, berbat bir insan demektir.” diyor.

Peygamber Efendimiz Ramazan gelmeden önce Ramazan’ı bu kelimelerle tasvir buyurmuş.

Şimdi bu kelimeler üzerinde biraz durmak istiyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri [Ramazan] günlerini güzel değerlendirmeyi nasip etsin. İbadette, zikrinde, şükründe, kendisine güzel kulluk yapmakta tevfîkini bizlere refîk eylesin. Bizlere yardım eylesin, lütfeylesin…

Bir kere diyor ki; şehru bereketin. “Bereket ayıdır Ramazan…” Maddeten de öyledir; sofralar bereketlenir, zamanlar bereketlenir, ömürler bereketlenir, her taraftan bereket fışkırır. Mü’minin hayatına hayır ve bereket gelir. Çoğalma olur, her şeyde bir bolluk belirir, mânevî bir feyiz olur. Maddî eşyada; eldeki parada, pulda, kesedeki, kasadaki imkânlarda, sofradaki yiyecek içecekte, her şeyde bir güzellik, bereket olur. Çünkü Allah bu ayı bereketin coştuğu bir ay yapıyor. Tabii bu bereketler mü’minler için. Bereketlerden istifade etmeye çalışmak lazım!

Allahu Teâlâ hazretleri bu ayda kullarını rahmetiyle görür, rahmetini kullarının üstüne yayar. Üzerlerine rahmet indirir. Bu da güzel bir şey… Allah’ın rahmetine mazhar olmak, Allah’ın rahmetine gark olmak çok güzel bir şey…

Biliyoruz ki bu ayda cennetin kapıları açılıyor, cennet süsleniyor; cehennemin kapıları kapanıyor, şeytanların azılıları zincirlere vuruluyor. Kulları azdırmasınlar diye onlara fırsat verilmiyor, engelleniyor. Böylece hakikaten rahmetin cûşa geldiği, tecelli ettiği bir ay oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bu ayda günahları, evvelce işlenmiş hataları afv ü mağfiret eder, bağışlar. O iftar vakti geldi mi Allahu Teâlâ hazretleri nice insanları affettiği, mağfiret eylediği, lütfuna erdirdiği kullar safına geçiriverir. Şekâvetlerini saadete döndürüverir. Güzel bir ay… Bu bakımdan da eski suçların bağışlandığı, günahların affedildiği bir ay…

Ve yestecîbü fîhi’dduâe. “Allah bu ayda duaları kabul eder.”

Duaların kabul olması çok önemli çünkü dua edilecek çok konu var… Ümmet-i Muhammed’in duaya çok ihtiyacı var. Türkiye’de, Türkiye’nin dışında gariban, mazlum, mağdur, makhur, esir, hakkı gasbedilmiş, kendisine zulmedilen birçok kardeşimiz var… Mazlum, mâsum, bîçâre, güç yetiremiyor. Zalimler kuvvetli, mazlumlar da âciz, güç yetiremiyorlar. Cenâb-ı Mevlâ’nın lütfundan başka bir dayanağı yok… Mü’minin mü’mine duası makbul…

Onun için çok dualar etmek gerekiyor. Kendimize, annemize, babamıza, ninelerimize, dedelerimize, geçmişlerimize, ecdâd ü ceddât ü akrabâ u taallükâtımıza; evlatlarımızın hayırlı evlat olmasına, memleketimizin hayırlara ermesine, berekete mazhar olmasına; iktisadî sıkıntılardan, siyasî bunalımlardan, diğer kötülüklerden korunmasına; düşmanların fırsat bulamaması, kötülük yapamaması hususuna yapılacak dualar çok… Böyle düşünüp, gece gündüz Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp dua etmek lazım çünkü duaların kabul olduğu bir ay…

Yenzuru’llâhu teâlâ ilâ tenâfüsiküm fîhi ve yübâhî biküm melâiketehû.

Müslümanların Ramazan ayındaki gayretlerini, çalışmalarını, ibadetlerindeki şevki, aşkı; sabahları camilere erken gidişlerini, yatsılardan sonra teravihleri tekbirler getirerek, salât ü selâmlarla güzelce edâ etmelerini; bunların hepsi coşturucu güzel haller, manzaralar, görünümler… Cenâb-ı Hak bunları meleklerine gösterip “Bakın, işte mü’min kullarım ne güzel ibadet ediyorlar!” diye mubâhat eyler, iftihar eyler, medheyler, müslümanları över. Ne kadar güzel!..

O halde biz de Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi üzere kendimizden ortaya bir şeyler koymalıyız. “Bizden yana yapmamız gereken nelerdir?” diye düşünerek Cenâb-ı Hakk’ın razı olacağı hayırları, hayrât u hasenâtı, işleri yapmaya bir gayret içine girmeliyiz. Efendimiz böyle ikaz ediyor. “Kendinizden gayrete gelin, Allah için yapacağınız güzel ibadetleri arttırın, ortaya koyun!” diye tavsiye buyuruyor. Bu çalışmaları yapmak lazım.

Bazı insanlar belki bilmiyor. Türkiye’de kandiller yanıyor, elhamdülillah minarelerden, teravihlerden Ramazan’ın geldiği belli oluyor. Belki bazı yerlerde, samimi muhitlerde sahura kaldırmak için davullar çalınıyor. Eskiden her yerde çalınırdı. Şimdi her yerde olmaz ama belki mahallelerde, köylerde oluyordur. Ramazan’ın geldiği biliniyor.

Ama kimisi de belki Allahu Teâlâ hazretlerinin bu mübarek ayından haberdar değil… Bu ayın evsâfı hakkında bilgisi yok… Bir şey söylememiş kimse, camiye gitmemiş, duymamış; Cuma’ya gitmemiş, öğrenmemiş; radyosunu açmamış, dinlememiş… Çevresi bozuk bir çevre, dinle imanla ilgili insanlar yok… O da Ramazan mı değil mi, hiçbir şeyden haberdar değil… Muhiti de böyle müslümanların çok olduğu bir muhit değilse, İslâmî yaşantının olmadığı bir muhitse, Ramazan’dan, hayırlardan, bereketlerden, nimetlerden, rahmetlerden hiç haberi olmadan Ramazan’ı geçiriyorsa ne kadar fena!..

Avustralya’da sekizbuçuk dönüm bir arazi almıştı arkadaşlarımız. Bir de içinde iki katlı bir ev vardı. Ama büyük, muhteşem bir ev… Alt katını tamamen açtık, direklerle takviye ettik; güzel, yeşil zeminli, hoş, sevimli bir mescit oldu. Tabii bu şehirde müslümanların adedi mahdut, Türkiye gibi her taraf müslüman dolu değil. Biraz da mütevâzı olduğu için “Garibanlar Mescidi” diye kendi kendimize isim koyduk. Namaz kılınıyor, Allah kabul eylesin… Hafız kardeşimiz geliyor, her gün Ramazan’ın kaçı ise Kur’ân-ı Kerîm’in o cüzünden âyetler okuyarak teravihi kıldırıyor; Ramazan’ı tatlı, neşeli geçiriyoruz.

Yakında bir başka kasaba var. Eskiden Cuma namazı kılınıyordu. Biz bir iki defa yaz çalışmaları, aile toplantısı yaptığımız sırada, “En yakın cami nerede?” diye bakmıştık. 30-40 kilometre mesafe… “Tamam, gidelim, namazı şurada kılalım.” diye gitmiştik. Kapıyı biz açmıştık, bana nasip olmuştu Cuma hutbesini okumak; namaz kılmıştık. Sonra baktım orayı bile ellerinde tutamamışlar. Kiralık yerin kirasını vermekten kaçınmışlar, elden çıkartmışlar. Sahibi de satmış; kalmışlar yersiz yurtsuz…

Ben arkadaşlara dedim ki;

“Şunlara bir cami alıverelim! Ramazan geliyor, istifade etsinler.”

Fakat oraya Cuma’ya namaz kıldırmaya giden kardeşimiz bir cuma kimse gelmeyiverince Cuma’yı bile kılamamış. Öğle namazını kılmış, gelmiş. Yani oradaki müslümanlar ilgilenmemiş.

“‘Yâhu etmeyin eylemeyin, çalışın çabalayın!’ diye ikaz edin.” vesaire dedik. Ama Ramazan geldi; bir imdat, bir yardım talebi de yok. “Aman bize hoca gönderin! Biz evi açtık, burada namaz kılalım.” diyen de yok. Ramazan’dan habersiz günlerini geçiriyorlar; acıyorum. Biz gayret ettiğimiz halde onlar hiçbir gayret göstermedikleri, Cuma’ya bile gelmedikleri için olmadı. 10-15 aile olan bir yermiş ama İslâmî bir çalışma da yapmıyorlar.

Bakın bu hadîs-i şerîfin sonunda Peygamber Efendimiz ne buyuruyor:

Fe-inne’şşekıyye min hurmin fîhi rahmetu’llâhi azze ve celle veyahut men hurime fîhi rahmete’llâhi azze ve celle. “Aziz ve celil Allah’ın rahmetine eremeyenler; işte asıl bedbahtlar, şakîler, haydutlar, eşkiyâ, bahtsız, mutsuz insanlar onlardır.”

Neden?

“Ramazan’dan istifade edemediler.” diyor Peygamber Efendimiz.

Bu durum bu kasabaya uygun… Ramazan gelmiş, teravih bile kılmıyorlar. Cuma gelmiş, 40-50 km uzaktan bir hoca geliyor “Cuma’yı kıldıracağım.” diye, onlar camiye bile gelmemişler. Eldeki caminin bile kirasını vermemişler. “Yâhu şunlara bir cami alalım!” dedik biz, o da olmadı, Allah nasip etmedi. Alsak, birer ikişer belki gelirler ama nasip de olmadı. Ramazanları öyle mahrum geçiyor.

Allah etmesin… Allah insanı cezalandırıp sevaptan, hayırdan, güzel hallerden, sevdiği, razı olduğu durumlardan böyle mahrum duruma düşürmesin… Çok acı!.. Evlatlarımızın, kardeşlerimizin, akrabamızın, sevdiklerimizin, arkadaşlarımızın böyle Allah’ın sevmediği, rahmet ve lütuf eylemediği insanlar durumuna düşmemesi için hepimizin çok çalışması gerekiyor.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten rivayet edilen diğer bir hadîs-i şerîfe -bu ayda duaların müstecâb olduğu ile ilgili bir hadîs-i şerîf- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Selâsün lâ türeddü da’vetühüm: “Üç cins insan vardır ki onların duaları reddolunmaz:”

1. es-Sâimü hattâ yüftıra. “İftar edinceye kadar oruçlunun duası reddolunmaz.” İftar edinceye kadar, oruçlu bulunduğu müddetçe Cenâb-ı Mevlâ imkân veriyor, selâhiyet veriyor, ruhsat veriyor, izin veriyor, lütfediyor, fırsat veriyor; dua etsin, duası kabul olacak.

2. Ve’l-imâmü’l-âdilü. “Adaletli önder.”

İmam önder, lider, başkan, hükümdar demek. İşin başına getirilmiş selâhiyetli, kendisine ittibâ ve itaat edilen kişi demek… İmamın da duası reddolunmaz. Çünkü Allah ona selâhiyet vermiştir. Mü’minler de ona tâbi olacaklar. Tâbi olmadıkları zaman sorumlu, veballi duruma düşerler.

Adaletli yönetici, adaletli devlet başkanı, devletin mü’min, âdil yöneticisi çok önemli; duası da reddolunmuyor. Adaletiyle tanınmış bir kimse olarak Hz. Ömer misal verilebilir, Ömer b. Abdülaziz misal verilebilir… Osmanlı sultanlarından o mübarek fatihler, mücahitler numûne olarak verilebilir. Zamanımızdaki dindar, dine hizmet etmek isteyen yöneticiler misal verilebilir.

3. Ve da’vetü’l-mazlûm. “Mazlumun, zulme uğramış insanın da duası reddolunmaz.”

Yerfe’uha’llâhu fevka’l-ğamâmi. “Bunların dualarını Allah bulutların üstüne yükseltir.” Ve tüftehü lehâ ebvâbü’ssemâi veyahut teftehu lehâ ebvâbe’ssemâi. “Semanın kapılarını onlar için açar veya semanın kapıları bu duaların önünde kapalı kalmaz, açılır.” Ve yekûlü’rrabbü. “Ve âlemlerin Rabbi, Mevlâmız buyurur ki:” Ve izzetî. “İzzetime and olsun ki.” Le-ensuranneki velev ba’de hîn. “Ey mazlum, mutlaka ve muhakkak ben sana yardım edeceğim; bir sebeple, hikmetten dolayı biraz gecikmiş gibi olsa da…”

O ihmal değildir, bir müddettir. O müddeti vermesinde Cenâb-ı Hakk’ın hikmeti vardır. “Ondan sonra mutlaka ben sana yardım edeceğim! Zalimden mazlumun intikamını alacağım, zalimi kahr u mahv edeceğim.” demek oluyor. Hadîs-i şerîfin sonu böyle…

Demek ki mazlum müslümanların bu yönden de duaları makbul. Dua edilecek zaman Ramazan… Mazlumiyet var, oruçluluk var; dualar makbul.

Dünyanın her yerinde böyle fennî bakımdan, ilmî bakımdan ilerleyememiş, geri kalmış olan müslümanlar sömürülüyor, eziliyor. Harplerle, iç karışıklıklarla, isyanlarla uğraştırılıyor.

İslâm âleminin durumuna bakıyorum, acıyorum. Azınlık oldukları ülkelerde müslümanların zavallı durumlarına bakıyorum, çoğunluk oldukları yerlerdeki sıkıntılarına bakıyorum; “Allah Ümmet-i Muhammed’e rahmeylesin!” diye dualar ediyorum.

Bu hadîs-i şerîften oruçlunun duasının iftar edinceye kadar makbul olduğu müjdesini öğrenmiş olduk.

Yine Ramazanla ilgili bir hadîs-i şerîf:

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Men eftera yevmen min ramadâne min ğayri ruhsatin ve lâ maradin lem yakdi anhü siyâmü’ddehri küllihî ve in sâmehû.

Bu hadis-i şerif, Buhârî’nin, Ahmed b. Hanbel’in, Tirmizî’nin, Ebû Dâvûd’un, İbn Mâce’nin, Dârimî’nin kitaplarında kaydedilmiş Mişkât’ta olan bir hadîs-i şerîf.

Bazı kimseler çeşitli sebeplerle oruç tutmayabiliyorlar. Müslüman, Âmentü’ye inanmış, kelime-i şehadet getirmiş, müslüman anneden babadan ama İslâmî terbiyesini almamış, takvâsı eksik, dinî bakımdan ibadetlerine bağlı değil, gevşek, ibadetlerini muntazam bir şekilde, ciddi bir müslüman olarak, müttakî bir müslüman olarak yapmıyor.

Şimdi böyle bir kimsenin durumu hakkında Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ın rivayet ettiği, sağlam kaynaklarda yazılmış bu hadîs-i şerîfin mealini söyleyelim:

Men eftera yevmen min ramadâne. “Kim Ramazan’dan bir günü yemek yerse, oruç tutmadan geçirirse.” Min ğayri ruhsatin ve lâ maradin. “Bir müsaadesi, mâzereti, bir hastalığı olmadan…”

Yani hastalığı yok, bir mazereti de yok ama Ramazan orucunu tutmuyor, yiyor. Ramazan’da oruç tutması lazım gelirken oruç tutmuyor, yemek yiyor.

Ruhsat ne olur?

Mesela yolcu ise bir insan, seferde iken Ramazan orucunu tutmayabilir. Çünkü yolculuğun sıkıntıları, meşakkatleri içinde belki iftar edemez, belki yemek bulamaz. Tabii çeşitli sebepleri var. Seyahat halindeki yolculukta böyle bir ruhsat var. Ramazan’da mazeretli olur, sonra öder. Ama tutsa da olabilir. Tuttuğu takdirde tutması mümkün ama ruhsatı da var, isterse tutmayabilir de…

Veya hasta ise hastalığı dolayısıyla, tabîb-i müslim-i hâzık, müslüman bir doktor söyleyecek. Müslüman olmayan bir doktor belki orucun önemini, kıymetini bilmediği için, belki de oruca karşı olduğundan, müslümana karşı olduğundan, “Tutma, sana dokunur.” diyebilir. Öyle değil, müslüman bir doktor olacak. İkincisi; hâzık bir doktor olacak, mesleğinde mâhir olacak. “Tutma, bu sana dokunur. Oruç tuttuğun zaman sen zarar görürsün.” dediği zaman hakikaten tecrübeli bir doktor olacak.

Avustralya’daki hoca kardeşlerimizden birisi anlattı. İlâhiyattan benim talebem olur.

“Hocam burada Avustralyalı İngiliz’in birisine anlattım: ‘İşte biz Ramazan’da oruç tutarız, yemek yemeyiz, su içmeyiz.’ dedim.”

“Vayy!.. Peki, ne vakitten ne vakite?..”

“Sabah erken güneş doğmadan, şu vakitten akşam güneş batınca şu vakte kadar…”

“Hiih, vayy!.. Bu kadar oruç tutulur mu, bu kadar aç kalınır mı?” dedi.

Adam sanıyor ki bunları yemezse insan ölecek. Hayır, hiçbir şey olmuyor. Hatta daha uzun zaman aç kalanlar var. İnsan böyle yemek yemeden oruç tuttu diye başına öyle bir hal gelmiyor. Ama o ölecek sanıyor kendisini, sanki oruç tutsa ölecek… Zor geliyor.

Veyahut şeytan usta bir aldatıcı olduğu için herkesin kafasına girer, aklını çeler, bir mazeret uydurur, bir bahane bulur ona… “Sen ağır işte çalışıyorsun, dizin titriyor, yoruluyorsun, işini güzel yapamıyorsun…” vesaire bir bahane uydurur.

Böyle bahanelere ne denir?

Beynamaz özrü, -bînamaz demek daha doğrusu- uyduruk mazeret, sağlam mazeret değil, Allah’ın kabul edeceği bir mazeret değil de işte ayartıcı bir fikirden doğan, aslında mazeret olmayan, kaytarma, kaçma, kaçınma vesilesi…

Bazıları bir bahane buluyorlar, bir şeyler söylüyorlar. Öyle herkesin kendi kendine düşündüğü şey geçerli değil. Böyle geçerli olmadan, hasta değil, bir ruhsatı yok, dinin müsaade ettiği bir özel durum yok, tutmadı; ne olacak?

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

“Böyle hasta olmadığı halde, sağlam bir sebep olmadığı halde Ramazan’dan bir gün yemek yese, herkes oruçlu iken oruç tutmasa, bir günü oruçsuz geçirse…” “Savm-ı dehr denilen yılın her gününü, bütün senesini ömrü boyunca oruçlu geçirse, tutsa, bu ona karşı gelmez.” Yani Ramazan’dan kaçırdığı bir günü ondan sonra artık telafi etmek imkânı olmuyor.

Neden?

Kaçtı bir kere, fırsat elden gitti. Onu yamamak, telafi etmek, onun sevabını tekrar kazanmak mümkün olmuyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Onun için Ramazan’a sımsıkı sarılmak lazım!

Hem de orucun pek çok sıhhî faydası da var…

Elhamdülillah, -yakınımda olan arkadaşlarım bilirler- midemde rahatsızlık vardı. Doktor arkadaşlar bizi muayeneden geçirmişlerdi. Şeker hastalığı buldular. Aman şunun perhizi, aman şuna dikkat… Ramazan gelince hepsi geçiyor, hiçbir rahatsızlık kalmıyor. Hatta hastalıklar tedavi oluyor.

Ramazan muhteşem bir ay… Maddeten de vücuda faydası var, tıbbî bakımdan da faydası var, ruhî bakımdan da faydası var… Sayılamayacak kadar çok faydaları var. Allah onun için emretmiş.

Allahu Teâlâ hazretleri kullarına kötü şey emretmez. Dilese, emretse kimse O’na herhangi bir şekilde; “Niye bunu böyle emrettin?” diyebilecek durumda değil tabii. Allah ne dilerse, ne emrederse kullar onu tutmak durumunda…

Rabbenâ lime ketebte aleyne’l-kıtâl.

Mesela kâfirler, münafıklar Peygamber Efendimiz’in zamanında;

“Yâ Rabbi, niye bize savaşmayı farz kıldın?” demişler.

Öyle şey olur mu?

Allah ne emrettiyse, emri baş üstüne diye tutulması lazım! Ama Allahu Teâlâ hazretleri kötü şey emretmiyor. Kullarının iyiliğine, maddeten ve mânen, dünyevî bakımdan da faydalı olacak şeyleri emrediyor. Oruç da öyle faydalı şeylerden…

O faydalı şeyi insan bir sebeple tutmuyor. Kulun vazifesi Allah’a itaat etmektir. Allah’a itaat etmesi gerektiği halde itaat etmiyor, tutmuyor. Sonradan pişman olsa, aklı başına gelse, “Dur ben şunu tutayım da sevabını tamir edeyim, kaçırdığımı tekrar kazanayım!” diye uğraşsa, [ömrünün] bütün senelerini oruçla geçirse yine telafi edemez. Çünkü o zamanında olacaktı. Ramazan’ın özel zamanının faydaları vardır. O faydaları kaçırmış olduğundan artık onu bir daha elde etmesi mümkün olmaz.

Bir insan hiç niyet etmeden oruçsuz gezse Ramazan’dan borcu kalıyor. Bir gün tutmadı, bir gün borç kalıyor. Onu sonra ödeyecek. Aklı başına geldiği, uslandığı, pişman olduğu zaman, Allah’ın rızasını istiyorsa gözyaşı dökecek, “Affet beni yâ Rabbi!” diyecek, kaza edecek. Tutulmayan oruçlar kaza edilir. Kılınmayan namazlar kaza edilir. Bu dünyada, ölmeden evvel, bu dünyadayken yine borcunu ödemeyi emrediyor Allah… Tutulmayan oruçların ödenmesi de farzdır, kılınmayan namazların ödenmesi de farzdır. Yani o da Allah’ın emridir.

“Tutamamıştım yâ Rabbi, o zaman çok delişmendim, çok akılsızdım, idrak edememiştim. Şimdi akıllandım, dünyayı anladım, hayatı anladım. Şimdi artık iyi kulun olmak istiyorum.”

“Tamam, o eski kılmadıklarını kıl, tutmadığın oruçları tut!”

Onların ödenmesi de farzdır. Ama tabii vaktinde kılınan namazın, vaktinde tutulan orucun sevabını elde edemez.

Cemaatin de çok sevabı var. Bir insan namazını evde kıldı, camide kılmadı. Camide kılsaydı 27 kat sevap alacaktı; evde kıldı, bir kat sevap alıyor. Eğer mahalle mescidinde namaz kılarsa 27 kat sevap alır. Cuma namazı kılınan bir camide kılarsa o vaktin namazını, o zaman 50 kat sevap alır.

Gidemedi, kılmadı, tembellik etti, kaçırdı. Televizyon seyretti, gazete okudu, şeytan vakti geçirttirdi, camide kılmadı. Evde kıldığı camidekinin 27’de 1’i gibi oluyor. Gitseydi 27 kat, 50 kat sevap alacaktı, şimdi burada bir sevap alıyor.

-bu hadîs-i şerîfleri bildiği için

Salihlerden bir kimse cemaatle namaza gidememiş, – aynı namazı evinde 27 defa kılmış.

O sevaba erişti mi acaba?

Gece uyuduğu zaman rüya görmüş, rüyada bakmış ki önde mübarek atlılar güzel bir amaca doğru at koşturuyorlar, güzel bir yere hızla gidiyorlar. Bu da onlara yetişmek istiyor, atını koşturuyor ama onların çok gerisinde kalıyor. Ötekiler çok ileride, ne kadar dehlediyse atını, kamçıladıysa onlara yetişemiyor, arkada kalıyor. Öndekilerden birisi dönmüş demiş ki;

“Sen boşuna uğraşma, ne kadar koştursan bize yetişemezsin çünkü biz namazı camide kıldık.”

Yani demek isteniyor ki bu rüya ile:

Camide kılmak 27 kat sevap; evde 27 defa o namazı kılsa o sevaba erişebilir mi?

Yine erişemez. İşte o önde giden atlılar gibi olur.

Her şeyi vaktinde yapmak lazım, emredildiği şekilde yapmak lazım. Emredildiği zamanda emredildiği usûl üzere yapmak lazım. Namazın evvel vaktinde kılınması çok önemli… Bu bir edeptir, bir terbiyedir. Müslümanın bu edebi, bu terbiyeyi, bu alışkanlığı kazanması lazım. Kendisine bunu kural haline getirmesi lazım. “Allah ne emrettiyse O’nun emrettiği vech ile yapacağım. Emri kendi keyfime göre değiştirerek değil, Allah’ın emrettiği şekilde yapacağım.” demesi lazım.

Allah’a itaat etmesi lazım, itaatli olması lazım. Semi’nâ ve eta’nâ demesi lazım!

Ne demek semi’nâ ve eta’nâ?

“Yâ Rabbi, emirlerini duyduk, emrin başımız üstüne; itaat ettik, uyduk, aynen uygulayacağız, kabul yâ Rabbi!” demek.

Allahu Teâlâ hazretleri kulluğu güzel yapmaya cümlemizi muvaffak eylesin. Bu güzel, mübarek, şerefli, feyizli ayın maddî mânevî güzelliklerini sezip, tadıp onlardan kısmetini, hissesini eksiksiz almayı nasip eylesin.

Cennetiyle, cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin.

Bütün Ümmet-i Muhammed’e umûmi olarak rahmetiyle tecelli eylesin. Hastalarımıza âcilen şifalar, devâlar bahşeylesin. Dertlilerimizin dertlerine çareler ihsân eylesin. Mağdur kardeşlerimizi mağdûriyetten, mazlum kardeşlerimizi zulümden kurtarsın. Esir kardeşlerimizi esaretten halâs eylesin, hürriyetlerine kavuştursun.

Gönüllerimizin muradlarını ihsan eylesin. Hem dünyada hem âhirette aziz ve bahtiyar eylesin…

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Prof. Dr. Mahmud Es’ad COŞAN (RH.A)

Tarih: 25.12.1998

Kaynak: http://mecmerkezi.org/WebTV/111/video.aspx#startTime=3.446836

Tagged